Dış politikaya, uluslararası ilişkilere, savunma
ve güvenlik konularına meraklı olanlar bilirler,
güvenliğin bölünmezliği ilkesi esastır. Eğer bir taraf
kendi güvenliğini, diğer tarafın güvensizliği üzerine
inşa ederse, kendisi de güvende sayılmaz. Bir bölgede
bulunan devletin güvenliği, o bölgedeki diğer devletin
veya devletlerin güvenliğiyle yakından, doğrudan
ilişkilidir. Bunlar karşılıklı olarak birbirlerinden
etkilenirler. Bir ülkede güvensizlik, istikrarsızlık,
huzursuzluk varsa, tüm bölge bundan etkilenir. Çünkü
devletlerarasında karşılıklı etkileşim vardır. Güçler
denk olmasa bile, bu durum değişmez.
Dış politikaya ilişkin bir kural da şudur: Yayılmacı
söylem, mezhepçi söylem, etnikçi söylem, er ya da
geç kaybetmeye mahkûmdur. O nedenle laiklik,
sadece iç siyasette değil, aynı zamanda dış siyasette
de çok önemli bir ilkedir. Bu sayede, komşu ülkelerin
içişlerine, hem etnik düzlemde hem de mezhepsel
düzlemde müdahale etmenin önüne geçilir. Türkiye’nin
uzun yıllar Irak’ın kuzeyinde Barzani’yi desteklemesi,
Bağdat’ın içişlerine karışması, Suriye’de ise mezhepçi
temelde bir siyaset güdüp, Esad karşısında her kim var
ise ona destek vermesi, sonuçta Türkiye’nin yararına
olmamıştır. Irak’ın ve Suriye’nin etnik ve mezhepsel
temelde bölünmesi yönünde hayli yol alınmıştır.
Bundan da en kazançlı çıkan devlet İsrail olmuştur.
Türkiye ise sığınmacı boyutuyla, ekonomik boyutuyla,
güvenlik boyutuyla, diplomatik boyutuyla kaybedenler
arasındadır. Dahası Suriye; Türkiye’nin Ortadoğu’ya
açılan kapısıdır ve bu ülkedeki iç savaş, Türkiye’ye
Suriye pazarını kaybettirmesi yanında, çok önemli bir
ticaret yolundan da mahrum bırakmıştır.














