AYDINLANMA VE ANADOLU
ÖNER YAĞCI
Aydınlanma, insanlığın uygarlık savaşımında attığı en önemli adımlardan biridir.
Göçerlikten toprağa bağlılığa geçişle, tarım devrimiyle tohumları atılan uygarlık, insanın özgürleşme ve ölümsüzleşme arayışında sanayi devrimiyle önemli bir dönüm noktasına ulaştı.
Uygarlığın o dönemdeki merkezi olma yolunda adım atan Avrupa’da XV. yüzyıldan itibaren Rönesans ve Reform’la inancın karşısında aklın simgesi haline gelen Yeni İnsan’ın doğuşunu yaşadı insanlık.
Artık her şeyin aklın süzgecinden geçtiği bir yeni yaşam biçimi başlamıştı.
“Aydınlanma Çağı” adını alan XVIII. yüzyıl, sanayileşmeyle birlikte tarih sahnesine uluslaşma, laiklik, demokrasi, insan hakları gibi kavramları da getirdi.
Eşitlik, sosyal adalet, barış, sosyalizm, emek, kadın hakları, çocuk hakları, çevre bilinci kavramları bu temeller üzerinde yükseldi.
Aydınlanmanın çiçeklenmesi demek olan, “Aydınlıklar Yüzyılı” olarak da adlandırılan XVIII. yüzyıl, dünyanın ilerleme ve gelişmesindeki en önemli yüzyıllardan biridir.
Bu yüzyıl, bilimde, felsefede, teknikte, sanatta, siyasette, yaşamın her alanında merakın, sorgulamanın, değişmenin, gelişmenin, devrimler çağının da başlangıcıdır.
XXI. yüzyılda hâlâ sürmekte olan, (kimilerince hâlâ bir demokrasi projesi olarak algılanan) Avrupa Birliği düşünün başlangıcı da XVIII. yüzyıldadır.
Bu yüzyıl, bilimde, siyasette, düşüncede, teknikte “devrimler yüzyılı” olarak bilinir ve Avrupa bu ilerlemenin öncüsüdür.
Rönesans’la Reform üzerinde temellenen, aydınlanmanın yarattığı sanayileşmenin bilimin, teknolojinin, sanatın getirdikleriyle, “İnsan aklındaki ilerlemelerin ve tarihsel dinamiklerin yöneldiği bir hedef, aynı zamanda sosyal adalet ve ortak mutluluğu sağlayan aktif bir düzen” (Server Tanilli) olan uygarlık kavramı ortaya çıktı.
Sanayi devrimiyle uygarlığın merkezi Avrupa’ya taşındı. Aydınlıklar Avrupa’sına damgasını sanatta ve felsefede Fransa, ekonomide İngiltere vurdu.
Uluslaşma, laiklik, insan hakları, demokrasi gibi kavramlarla başlayan, aristokrasi ve kilisenin değerler sistemine darbeler vuran burjuvazi, kapitalizmin şafağının habercisi oldu.
Çağın silahı olan akıl, artık burjuvazinin elindeydi.
Avrupa, devrim trenine binememiş, sanayileşmesini, bilimin, teknolojinin, sanatın gelişmesini sağlayamamış olan Asya’nın uygarlıklarının önüne geçti.
Bundan sonra diğer uygarlıkların yazgısı “gerikalmışlık” olarak yazılacak ve uygarlık treni artık Avrupa’dan kalkacaktı.
Avrupa, sanayi devriminin kazanımlarıyla birlikte “dünyanın fethi”ne girişti.
Dünyanın dört bir yanı, Afrika, Asya, Avustralya, Amerika kıtaları, aynı zamanda birbirleriyle de savaşan Avrupalılarca hızla “keşfedildi.”
İşgaller, sömürgeleştirilmeler, yağmalamalar; sömürgeleştirilen topraklardaki zenginliklerin Avrupa’ya taşınması; Amerika kıtasında Kızılderili uygarlıklarının üzerinde ve Afrika’dan taşınan köleleştirilmiş Siyahilerin sırtında yeni bir sermaye birikimi yaratılması başladı.
Yüzyılın sonlarındaki İngiliz sanayi devrimiyle feodalite çökerken makineli üretimin işgücüne olan gereksinmesi toprağa bağlı kır emekçilerini özgürleştirip “ücretli emek ordusu”na katarak “işçi sınıfı”nı doğurdu. Sanayi devriminin tüm Avrupa’ya yayılmasıyla birlikte ortaya çıkan bu yeni sınıf, karşısına dikilen sorunlarla baş edebilmek, çıkarlarını korumak için sendikalarda örgütlenmeyi başardı ve tarih sahnesine çıktı.
Sanayi devriminin motoru olan burjuvazi ile işçi sınıfı arasında “sınıf mücadelesi” başladı.
XIX. yüzyılda evrenselleşen ve -hâlâ sürmekte olan- bu savaş, işçi sınıfının enternasyonalizmini doğurdu: İngiliz ve Fransız sendikaları 28 Eylül 1864’te Londra’da “Uluslararası Emekçiler Birliği”ni (I. Enternasyonal) kurdular.
Böylece Marx’la Engels’in insanlık ütopyası olan “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz” önermesi yaşama geçmeye başladı. Burjuvazinin böyle bir birliği yoktu o dönemde.
Her ülkenin burjuvazisi, kendi devletinin içindeki ulusal pazarı denetlemek ve başka ülkelerle rekabet etmek politikasını izliyordu.
Daha sonra II., III., IV. Enternasyonallerle süren uluslararası işçi dayanışması, işçi sınıfını tarihin yeni motoru haline getirdi, burjuvazi ise sermaye hareketlerini kontrol edebilmek için yeni finans kurumlarını oluşturmaya başladı.
Sanki iç içe üç ayrı dünya kuruldu dünyada: Burjuvazinin, Avrupa merkezli sermaye dünyası, sermaye dünyasının egemenliğindeki sömürgeler dünyası, bu dünyaların içinde işçi sınıfının, emeğin dünyası.
Artık, dünyanın gündemini belirleyen, uluslaşmayı, insan haklarını, demokrasiyi, laikliği insanlığa armağan eden devrimler değil, daha çok kâr etmek hırsıyla dolan kapitalizm, emperyalizmdi.
Aydınlanma devriminin kazanımları, bu devrimle ilgili kavramların, uygarlıktaki “Yeni İnsan” arayışının Anadolu’daki gelişimi aynı zaman dilimlerinde gerçekleşemedi.
Kapitalist ilişkilerin gelişmesine engel olan mülkiyet ve üretim yapısı; laikliğe engel olan hilafet; insan haklarına, demokrasiye engel olan şeriat hukuku; düşünceye engel olan inancın bağnazlığı, egemenliğin tanrıdan geldiğini savlayan padişahlık sistemi Osmanlıda Yeni İnsan’ın ortaya çıkışını, sanayi devrimini, aydınlanmayı sınırları içine almak istemiyordu.
Sanayi devriminden uzak kalmanın “geri kalmış” kavramıyla tanımlandığı tarih koşullarında Osmanlı devleti, zaman içinde “hasta adam” sıfatını da almıştı.
Aydınlanmanın evrenselliğiyle buluşmamız için önemli bir araç olan matbaanın Gutenberg’den (1450) ancak 279 yıl sonra 1729’da İbrahim Müteferrika’ca kullanılmaya başlaması, aydınlanma ile topraklarımız arasında nasıl bir uçurumun oluştuğunu gösteriyordu.
Aklın egemenliğinin kurulmasında ve Yeni İnsan’ın yetişmesinde en önemli adım olan dinsel eğitimden kurtuluş Avrupa’da XV. yüzyılla birlikte gerçekleşirken bizde medrese eğitiminden kurtuluş için Cumhuriyet’in kurulması beklenmişti. Türkiye’nin gelişmişliğe ulaşmak, geri kalmışlık yıllarının getirdiği boşluğu kapatmak, uygarlık yarışına katılmak için çok çabalaması gerektiği bir zorunluluktu.
Sanayi devrimini gerçekleştirecek burjuvazinin oluşmaması, aydınlanma görevini Osmanlı aydınlarının sırtına yüklemiş ve Jön Türklerin bu yoldaki savaşımları Cumhuriyet aydınlanmasının tohumlarını atmaya başlamıştı. (Öylece de gidiyor. Genç, öğrenci, işçi, öğretmen, bilim insanı, sanat insanı aydınlar bu görevlerini hep sürdürdüler ve düzenlerin sert baskılarıyla, zorbalıklarıyla, cezalandırmalarıyla karşılaştılar.)
Avrupa’da gelişen milliyetçilik dalgasının Balkanlardan Osmanlı sınırlarını zorlamasına ve Rusya’da gelişen Panslavizme tepki olarak Turancılık temelinde Pantürkizm doğmaya başlamıştı.
Padişahlığı, hilafeti, şeriatı, bunlara bağlı kurumları, yasaları, işleyişleri ortadan kaldıran Cumhuriyet devrimi, Anadolucu, ulusçu, Ulusal Kurtuluş Savaşını gerçekleştiren bir devrim olarak aydınlanma dalgasının topraklarımızda taçlanmasıydı.
İlhan Selçuk, Türk Aydınlanma devrimini şöyle tanımladı:
“…İslam coğrafyasının atlasında Aydınlanma devrimini bir tek Türkiye tanımıştı… Aydınlanma, Batı’da ‘Bilimsel Devrim’ kapsamında Reform-Rönesans aşamalarından geçerek sanayi devrimiyle hayata geçirildi. Bu süreç ‘Burjuva Demokratik Devrimi’ diye vurgulanır. İslam dünyasında bunun benzeri var mı? Yok! ‘Türkiye Aydınlanması’ bu nedenle özgündür, tektir.” (Cumhuriyet, 15 Kasım 2007)
Cumhuriyet Devrimi, emperyalizmin boyunduruğunda, “hasta adam” olarak tanımlanan, çağının gerisinde kalmış ve insanlarını kendisinin kulu, kölesi kabul ederek, onlara hâlâ Ortaçağ yaşama biçimini dayatan bir imparatorluğun yıkıntılarından bağımsızlığına, onuruna sahip çıkan, özgür yurttaş kimliğiyle demokrasi ve laiklik kavgasını sürdürme adımları atmaya başlayan bir toplumun ayağa kalkması demektir.












